Yandex.Metrica

Fırat Demirel - Teknoloji, İnternet, Hayat

Category: Kişisel (page 2 of 10)

Big Data @ Work – Kitap İncelemesi

(Açıklama: Bu yazı ilk olarak Arka Kapak dergisinin Nisan sayısında yayınlanmıştır. Buradaki sürüm Arka Kapak’ta yayınlanan yazıdan küçük farklılıklar içermektedir.)

big-data-work-kitap

Amerika’nın en sevdiği turta hangisidir? The Economist’in deneyimli Veri Editörü Kenneth Cukier bu soruyla başlamıştı büyük veriyi anlattığı TED konuşmasına. Elmalı turtayı başarılı bir şekilde büyük veriye bağlarken, konuşmasının sonunda verdiği mesaj netti; iyisiyle kötüsüyle büyük veri denizine dalmanız gerekiyor.

Aslında teknoloji dünyasının büyük veri kavramına yıllar önce göz kırptığını söylemek yanlış olmaz. 2000’lerin başında durağan verileri geleneksel analitik araçlarıyla masaya yatıran Silikon Vadisi, artık ‘hızlı, akıcı ve karmaşık’ veri akışını tanımlamak için kullanıyor büyük veri terimini.

Uluslararası Analitik Enstitüsü’nün kurucularından olan ve enstitünün araştırma direktörlüğünü yapan Thomas H. Davenport, analitik konusuna kafayı takan ve bir çok kitap yazan bir isim. Büyük veri konusuna giriş yapacaklar için de fikirlerini Big Data @ Work adlı kitapta okuyucularıyla paylaşıyor.

Büyük Veri Nedir?

Davenport, ‘büyük veri’ tamlamasında birinci kelimeye odaklananların yanlış yaptığını söylüyor ve ekliyor;

“Büyük veri terimi teknik olarak 100 terabayt ile 1 petabayt arasındaki yelpazeyi kapsar ama sizin için verilerin miktarı değil, onu nasıl analiz ettiğiniz önemlidir.”

Tecrübeli profesör, büyük veri konusunda derin analizler sunmak yerine, sorunu ve çözümü tespit etmenize yarayacak harekete geçirici tavsiyelerde bulunuyor. Örneğin Davenport’a göre bazı sektörlerin önceliği olsa da büyük veri analizi tüm sektörlerin dikkate alması şart.

“Büyük verinin işinizle hangi alanlarda örtüştüğünü düşünün ve hedefinizi belirleyin.”

diyor Davenport. Yeni teklifler mi geliştirmek niyetindesiniz, yoksa daha iyi ürünler mi? Maliyet tasarrufu mu sağlamak istiyorsunuz, yoksa zaman tasarrufu mu? Peki ya kazanacağınız ekstra zamanı nasıl kullanacaksınız?

V (3 + 2)

Bu soruları yanıtladıktan sonra sıra geleneksel analitik anlayışının aksine, dışardaki veriye odaklanmaya geliyor. Zira dışardaki hızlı ve yoğun veri akışı, içerdeki sınırlı ve sabit veri kümesinden daha büyük bir potansiyel taşıyor. Yöneticilerin de Üç V (volume: hacim, variety: çeşitlilik, velocity: hız) odaklı düşünmesi ve mümkünse bunlara iki V daha (veracity: doğruluk, value: değer) eklemesi gerekiyor.

Davenport’un bu kitapta işin teknoloji tarafına girdiği pek söylenemez. Sadece Hadoop, MapReduce gibi altyapılarla Python, Pig, Hive gibi bu dikeyde işe yarar betik dillere değinerek işin teknik jargonuna aşinalık kazandırıyor ama ısrarla altı çizilen bir başka detay var. Davenport, Google’ın rahle-i tedrisinden geçmişçesine, yetenekli insan kaynağına (veri bilimcisinden bahsediyor) vurgu yapıyor. Güvenilir (bu nokta önemli) ve yetenekli veri bilimcisi bulmanın kolay olmadığını, hatta şirketlerin kendi içinde bu konuya eğilmesi gerektiğini de öneriyor.

Sözün özü; ister ‘Her şey bir bilgi parçasıdır’ sözünden hareketle, ister ‘In God we trust, everyone else bring data’ sözünün ışığında düşünün; büyük veriye kayıtsız kalmak (toplayıp analiz etmemek) zamanla yok olmayı beklemekle aynı anlama geliyor.

Şener Şen’i Görme İhtimali 

Şener Şen’in çok güzel bir adam olduğuna dair şu hatırayı okuduktan sonra kendi hatıramlarım aklıma geldi. Aslında benimkiler Şener Şen’siz Şener Şen hatıraları ama yine paylaşmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Şener Şen’in komedi filmlerini sevmeyelerin sayısı çok azdır. Yavuz Turgul’un yönettiği Eşkıya, Kabadayı, Gönül Yarası gibi filmler ise Şener Şen’e ikinci baharını yaşatmış ve dertli gönüllere adını iyice kazımıştır. Sanırım abimin de etkisiyle yeşeren bendeki Şener Şen sevgisiy de ilk kez üniversiteye hazırlanırken dışa vurdu. Otomatik okunan optik formlara herkes farklı isimler işaretlerken benim kodladığım isimdi Şener Şen. Deneme sonuçları açıklanınca gidip listedeki Şener Şen’in kaç puan aldığına bakıyordum.

Sonra bir gün Şener Şen’i filmlerde izlediğimiz şehre, İstanbul’a geldim. Eşkıya ile artan sevgim beni Şener Şen’in peşine düşürmedi ama onunla yan yana oturdum, hem de belediye otobüsünde. Yani onun gibi bir şey oldu.

Sanırım 2007-2008 yıllarıydı. Bir akşam üstü üniversiteye, Avcılar’a dönüyorum. Ben ayaktayken, oturan kısa kır saçlı bir adam dikkatimi çekti ve aklımda bir tartışmadır başladı.

— Şener Şen değil mi o?
+ Yok canım, koskoca Şener Şen’in belediye otobüsünde ne işi var. Hem de bu saatte. Hem de Avcılar’a giden otobüste. Öğle vakti Nişantaşı’na giden otobüs olsa hadi neyse.
— Tamam da Şener Şen bu. Samimi, halka yakın adam. O binmeyecek de kim binecek. Ama emin olmam lazım. Ne yapsam acaba?
+ Yanına otur.
— Eee?
+ Sesini duyarsan tanırsın.
— Ne diyeceğim peki? Pardon siz Şener Şen misiniz? diyemem heralde.
+ Yok, saati sorarsın. İlla ki bir şey söyler. Ama önce şu kol saatini gizle.
— Peki…
(Biraz bekleyip cesaretimi topladım.)
+ Afedersiniz, saat kaç acaba?
— Dokuz buçuk.
… (sessizlik)

Adamın ağzından laf almayı başardım ama yanıt hem çok kısa olmuş hem de bana aradığım ses tonunu vermemişti. Halbuki aynen Şener Şen’in Eşkıya filmindeki haline benziyordu. Biraz sonra Şener Şen’i görme hayalimi de otobüste bırakıp indim. Ama kim bilir, belki bir gün benim de Şener Şen ile veya Şevket Altuğ ile tanışma hayalim gerçek olur. Neden olmasın?

Bonus: Yüreğinize dokunacak Şener Şen replikleriVikipedi

Hangi Platform Daha Çok Okunuyor?

Geçen hafta yazdığım ‘PayPal Mafyası ve Max Levchin’in Hikayesi’ başlıklı yazımı bir ilke imza atarak 4 farklı platformda (WordPress, Medium, LinkedIn Pulse, Facebook Notes) yayınladım. Bugün de tüm platformlardaki tıklanma, okunma ve paylaşım sayılarını kıyaslayarak aynı yazının farklı platformda etkileşimine baktım. İşte sonuçlar;

Firat Demirel

Peki bu tablo ne ifade ediyor? Hemen yazayım;

  1. Medium açık ara en çok okunan platform. Bunu daha önceki paylaşımlarından da gördüm. Hem takipçilere direkt bildirim gitmesi hem de iç etkileşim oldukça iyi. Üstelik Medium’da okunma oranını görmek mümkün. Mesela bu yazının okunma oranı yüzde 72, yani 426 kişi tıklamış ve 308 kişi okumuş. 24 kişi yazıyı beğenip tavsiye etmiş. Sanırım 7 kişi de bu yazıdan sonra Medium profilimi takip etmeye başladı.Okuyucuların satırların altını çizebilmesi de ayrı bir güzellik. Tabloya eklemedim ama Medium’da 1 tane de yorum geldi. Yazı bazında trafik kaynaklarını görebilmek güzel, Google’dan 6 kişi gelmiş mesela. Medium Türkçe gibi bir yayına katılmak büyük avantaj, 182 kişi oradan gelmiş. Medium’da haftanın yazıları arasına girersem bu rakamlar daha da artacak.
  2. WordPress canımın içi. Ama Medium kadar prim yapmıyor. Diğer sosyal ağlarda ilk olarak blogumun bağlantısını paylaşmama rağmen okunma sayısı 188’de kaldı. Paylaşım düğmelerinde 7 Facebook, 9 Linkedin paylaşımı gösteriyor ama bu kadar paylaşıma bu kadar tık almak da pek hayra alamet değil.Wordpress’te okunma oranını bilmiyorum.Wordpress beğenme butonunu kaldırdığım için onu ölçemiyorum ama zaten kimse kullanmıyordu. Kendi kendi yazılarımı beğenerek şimdiye kadar toplam 20 beğeni alabildim. 🙂 Yorum hiç yok. WordPress’in belki de en büyük avantajı uzun vadede arama motorundan trafik getirmesi. WordPress’te sanırım 14 kadar e-posta abonem var ama onlar yazıyı okudu mu okumadı mı bilinmez.
  3. LinkedIn bi değişik. Takip edenlere bildirim gönderiyor ama bağlantı sayım Medium’un iki katından fazla olmasına rağmen okunma sayısı 99’da kaldı. 11 kişinin beğenmesi güzel bir oran. İki paylaşım da idare eder. Ama LinkedIn’in diğerlerinde olmayan avantajı var; yazıyı okuyan kişiler hakkında detaylı sektörel bilgi veriyor. LinkedIn’de trafik kaynağını gösteriyor.
  4. Facebook tabir-i caizse leş. Sadece 5 kişi okumuş. Herkes mi blogumdaki yazıya tıkladı? Tabi ki hayır. Fıt fıt resimleri geçmek varken, kim durup da yazımı okuyacak? Üstelik yazımı sadece kendim paylaştım ve kendim beğendim. Kendimi köyde sadece 1 oy alan evli ve çocuklu muhtar gibi hissediyorum. Gelgelelim Facebook Notes şeklini Medium’a benzetiyor. Sessiz bir hareketlenme var o tarafta. Ama 5 yıl önce yazdığımı tekrarlamak isterim; Facebook interneti yutan bir kara deliktir.

Bundan sonra Medium’a geçiş yapacak mısın?* diye sorarsanız, ‘henüz değil’ derim. WordPress’te yazıp Medium ile yayılmayı düşünüyorum. Yazı otomatik olarak Medium’da yayınlanıyor. Linkedin’e eklemeyeceğim muhtemelen. Facebook avucunu yalasın. Sahi bi Google+ vardı, o n’oldu?

WordPress mi Medium mu?

Fight Club’ın Öngördüğü Gelecek Yanıbaşımızda

Hangi söz mü?

“When deep space exploration ramps up, it’ll be the corporations that name everything, the IBM Stellar Sphere, the Microsoft Galaxy, Planet Starbucks.” ― Chuck Palahniuk

Derin uzay araştırmaları hızlanarak arttığında her şeyin adını şirketler koyacak. IBM Yıldız Çekirdeği, Microsoft Galaksisi, Starbucks Gezegeni. ― Chuck Palahniuk

İleri uzay araştırmalarının oldukça hızlandığı malum ve aşağıdaki isimleri gördükçe Fight Club (Dövüş Kulübü) filmindeki bu (üstteki) replik aklıma geliyor. Örnekleri çoğaltarak vaktinizi almak istemem ama McDonalds Gezegeni’ni görmemize de çok fazla kalmadığını buraya not düşmek isterim.

Stadyumlar

Beşiktaş Vodafone Arena
Çaykur Didi Stadyumu
Galatarasay Türk Telekom Arena

Lig isimleri

PTT 1. Lig
Spor Toto Süper Lig
Aroma Erkekler Voleybol Ligi
Spor Toto Basketbol Ligi

Basketbol;

Muratbey Uşak Sportif
Trabzonspor Med.Park
Royal Halı G.Antep
Akın Çorap Yeşilgiresun

Futbol (Süper Lig + 1. Lig);

Torku Konyaspor
Medipol Başakşehir
Çaykur Rizespor
Medicana Sivasspor
Multigroup Alanyaspor
Vartaş Elazığspor
Alima Yeni Malatyaspor

Voleybol;

Fenerbahçe Grundig
Eczacıbaşı Vitra
Galatarasay HDI Sigorta

Her Gün Yaz(ma)mak

Her gün en 50 kelimelik bir şeyler yazmaya başladığımda nereye kadar gideceğimi bilmiyordum. 13 Ocak’tan bu yana her gün bir şeyler yazıyorum ve sanırım 100’den fazla yazı yazdım. Bunu yaptığıma pişman değilim, elbette çeşitli faydaları oldu. Amma velakin, her gün bir şeyler yazmak için gecenin son saatlerini zorladığımı farkettim ve bunun böyle gitmemesi gerektiğini düşünmeye başladım. 🙂

Evet, kesinlikle yazmak lazım ama küçük içerikler oluşturmak ve başkalarına kuru akıl vermek yerine, 2015 yılı başındaki hedefime dönerek, her hafta bir konuda detaylı bir yazı yazmayı planlıyorum. Araştırılmış, hikayeye dönüştürülmüş veya deneyimlerden süzülmüş şeyler yazmak.

Bu arada kitaplara daha fazla vakit ayırmak ve öğrendiğim farklı bilgileri de bloguma sürekli eklemek gibi bir niyetim var. Bu sayede farklı bilgilerin olduğu bir bilgi havuzu da oluşturmaya çalışacağım. Niyetim yukarıdaki arama çubuğunun sıkça kullanılması.

Yine saati uzattığımı farkedip burada kesiyor ve yorumlarınızı merakla bekliyorum. 🙂

Readism: Kaç Dakikada Okurum?

Readism

Medium‘da bir yazının ortalama okuma süresine ‘muhakkak bakarım’ diyorsanız ‘Readism’ tam size göre. Basit bir Chrome eklentisiyle herhangi bir sitedeki yazının ortalama kaç dakikada okunabileceğini gösteriyor.

Readism.io adresidnde ise herhangi bir kitabı kaç saatte bitirebileceğiniz hesaplanıyor. Üye olduktan sonra kısa bir metin okumasıyla daha doğru bir sonuç alabiliyorsunuz. Zira normalde gösterilen sonuç okuma ortalamalarına dayalı.

Aslolan elbette yazıların niteliği ama okuma süresini bilme hakkımız da olmalı diye düşünüyorum. İyi okumalar. 🙂

Lider de Olsan Coğrafya Kaderindir

Coğrafya kaderdir. – İbn Haldun

Modern sosyolojinin kurucularından biri olan İbn Haldun, iki kelimeyle söylenebilecek en büyük sözlerden birini söylemiştir gerçekten. Coğrafyamız bizi biz yapan değerleri bize aşılar ve geleceğimiz de bir bakıma buna göre şekillenir.

Halen Mukaddime‘yi okumadığım için bu sözü daha fazla açmayacağım. Zaten internette bu söz üzerine çok yazı var. Fakat diğerlerinden farklı olduğunu düşündüğüm, işin liderlik tarafına değinen örnek bir araştırma paylaşmak istiyorum.

Harvard Business Review‘in bin 500 kıdemli yöneticiyle yaptığı bir araştırma, yöneticilerin hangi kıtadan/bölgeden olduklarını ve yönetim konusundaki güçlü ve zayıf yönlerini gösteriyor. Kısacası kültür/coğrafya ile liderlik arasındaki ilişkiye mercek tutuyor.

Örneğin Çinliler herkesten daha analitik ama harekete geçme konusunda en gerideler. ABD’liler harekete geçme konusunda en güçlü ülke ama kendini tanıma konusunda son sırada. Ortadoğulular organize olma ve ekip geliştirmede, Latin Amerikalılar hırslı olma konusunda, Avrupalılar vizyonerlik açısından en güçlü konumda. (Listenin tamamı aşağıda.)

Hasıl-ı kelam, Türkiye’nin bu araştırmada hangi bölgeye girdiğini bilmiyorum ama İbn Haldun’un sözünü dikkate almakta fayda var. Coğrafyamızı değiştiremeyeceğimize(?) göre, oturup şikayet etmek yerine coğrafyamızın bize yüklediği zayıf yönlerimizi geliştirmeye çalışalım…

cografya-kaderdir

Sivrisinek Yakalayan Reklam Panoları

Brezilya’da iki reklam ajansı reklam panolarını oldukça işe yarar bir hale getirmiş. ‘Painel Mata Mosquitos‘ yani Sivrisinekleri Öldüren Reklam Panosu, adından da anlaşılacağı üzere sivrisinekleri kendine çekip öldüren özel bir tasarıma sahip. İnsanın ter kokusunu taklit ederek zika gibi halk sağlığını tehdit eden virüsler taşıyan sivrisinekleri kendine çekiyor ve yok ediyor.

Bu panoyu geliştiren ajanslar tasarımın detaylarını herkesin kullanabileceği şekilde paylaşmışlar. Böyle bir reklam panosu yapmanın maliyetinin de 192 dolar kadar tutacağını söylemişler.

Sokaklarda reklam engelleyiciler kullanamadığımıza göre reklam panolarının işe yarar bir şekilde kullanmanın zamanı bence geldi de geçiyor. Daha önce gördüğü evsizler için ev tipi reklam panolarını ararken, Pakistan’da yatağa dönüşen reklam panolarını buldum. Türkiye’de reklam panolarında böyle proje yapıldı mı bilmiyorum ama Verisun Bilişim‘in Endirek projesinin son yılların en işe yarar işlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.

Sırasıyla 4 projenin videosunu da aşağıda bulabilirsiniz.

Kaynak: Engadget

Yabancı Bir Yerde Uyumanın Beyin Üzerindeki Etkisi

Alec Soth: Magnum Photos 2

Alec Soth: Magnum Photos 2

Newscientist.com‘da yayınlanan bir makaleye göre kendi yatağımızdan başka bir yerde uyumak, beynimizin sol yarım küresini biraz rahatsız ediyor. Daha doğrusu yeni bir mekanda uyumaya çalıştığımızda sol yarım küre, sağa nazaran daha uyanık kalıyor.

Uyku araştırmalarında ilk gece efekti olarak adlandırılan durumu sanırım herkes yaşamıştır. Gel gelelim bu yeni araştırma işin biraz daha derinine iniyor ve 11 sağlıklı gönüllü üzerinde yapılan bir deneyin sonuçlarını paylaşıyor.

Araştırmayı yapan Masako Tamaki ve meslektaşları (Brown University), bir hafta arayla yabancı bir yerde uyutulan 11 kişi üzerinde bir deney yapmış. Deneklerin beyin dalgaları ilk hafta incelendiğinde, sol beyin lobunun sağ lobdan daha uyanık olduğu tespit edilmiş. Düşük frekanslı dalga deseni sol beyinde daha düşük çıkmış ki bu durum uyanıklık durumuna işaret ediyor-muş.

Araştırmacılar ikinci haftaki sonuçlarda sol beyin lobunun sağa uyum sağlamaya başladığını ve bu uyumluluk arttıkça daha rahat uykuya geçildiğini tespit etmiş.Uyuyan deneklere müzik dinletildiğinde de yine sol beyinin daha hızlı yanıt verdiği tespit edilmiş.

sag-beyin-sol-beyin

Yarım uyku

Bu durum bazı deniz memelileri ve kuşların beyinlerinin yarısını uyutmasını akla getiriyor ve Tamaki insan beyninde de benzer bir sistemin olabileceğini söylüyor. Yani beynimizin analitik düşünmeye dönük olan sol yarım küresi, yabancı bir yerde uyuduğumuzda herhangi bir tehlikeye karşı tetikte oluyor. Bu durumun sebebi tam olarak bilinmese de Tamaki, sol beyin lobundaki bağlantıların daha güçlü olduğuna işaret ediyor.

Sanırım yabancı bir yerde uyuduğumuzda daha kolay uyanabilmemiz de bu durumun bir başka göstergesi.

Neticede araştırmacılar ‘eğer önemli bir işin öncesinde başka bir yere giderseniz, bir iki gün önce gidip ortama alışın’ tavsiyesinde bulunuyor. Diğer yandan bir başka araştırmacı uykusuzluk (insomnia) çeken kişilerin yabancı bir yerde daha iyi uyuyabildiğini söylüyor. Yani görünüşe göre beynimizin standart ortamı nasıl kabullendiği beynimizin tersine davranmasını sağlayabiliyor.

Şimdi bu bilgileri alıyorum ve şu çocukları düşünüyorum. Uyumak zor geliyor.

Olderposts Newerposts

Copyright © 2017 Fırat Demirel – Teknoloji, İnternet, Hayat

Theme by Anders NorenUp ↑